Nimet Dönmez
Çocukluğunu iş tezgâhına bırakan evlatlarımız!..
Bir ülkenin geleceğini anlamak için fabrikalarına, sanayi sitelerine ya da tarlalarına değil; çocuklarının gözlerinin içine bakmak yeterlidir.
Eğer bir çocuğun gözlerinde oyun oynama heyecanı yerine hayat kaygısı, kitabın kokusu yerine tiner, boya veya makine yağı kokusu varsa, orada sadece o çocuk değil, geleceğin kendisi kan kaybetmektedir.
Son yıllarda derinleşen ekonomik kriz, mutfaktaki yangın ve belini doğrultamayan hane halkı bütçeleri, aileleri en acı tercihlerle karşı karşıya bırakıyor.
Geçim derdinin omuzlara yüklediği ağır yük, maalesef çocukların narin omuzlarına aktarılıyor. Okul sırasında oturması, kalem tutması, hayal kurması gereken yaştaki evlatlarımız; birer "küçük yetişkin" gibi ağır iş kollarında, sanayi dükkânlarında, inşaat iskelelerinde veya tarım arazilerinde rızık peşine düşüyor.
Burada asıl sorgulamamız gereken, çocukların neden o tezgâhların başında olduğudur. Derinleşen ekonomik imkânsızlıklar kadar, çocukları geleceğe hazırlamaktan uzaklaşan, fırsat eşitliğini sağlayamayan ve umut vaat etmekte zorlanan eğitim sisteminin de bu tabloda payı büyük.
Okulun sağladığı imkânlar ile dışarıdaki hayatın gerçekleri arasındaki uçurum derinleştikçe, eğitim bir "gelecek güvencesi" olmaktan çıkıp bir yük gibi algılanmaya başlanıyor.
Eğitim sistemindeki bu tıkanıklık, ekonomik çaresizlikle birleştiğinde, çocuklar için okul kapıları kapanıyor; sanayi sitelerinin soğuk ve karanlık kapıları sonuna kadar açılıyor.
En can yakıcı olanı ise bu evlatlarımızın iş kazalarında kayıp edilmesidir. Henüz kas gelişimi tamamlanmamış, tehlikenin farkında olmayacak kadar masum bir çocuğun; devasa makinelerin, ağır yüklerin ya da yüksek iskelelerin arasında çalıştırılması başlı başına bir vicdan yarasıdır.
Manşetlere tek satır bir istatistik olarak düşen her iş kazası haberi, aslında yarım kalmış bir çocukluk, feryat eden bir anne, çaresizlik içinde kıvranan bir babadır.
Küçük ellerin, ömrünün baharında ağır makineler altında ezilmesi veya yüksekten düşerek son nefesini vermesi, sadece bir iş kazası değil; toplumsal vicdanımızın çöküşüdür.
Hiçbir çocuk, bir ailenin geçim stratejisi veya bir işletmenin ucuz iş gücü kalemi olamaz.
Bir ülkenin kalkınması, çocuk işçiliğinin artmasıyla değil; tek bir çocuğun bile okuldan ve çocukluğundan koparılmadığı bir düzenle mümkündür. Bugün sanayi sitelerinde çekiç sesleri arasında kaybolan o çocuk çığlıklarını duymak zorundayız.
Eğitimi yeniden bir umut kapısı haline getirmek, her haneye insanca yaşayabileceği ekonomik güvenceyi sağlamak ve çocukları iş cinayetlerinin kucağından söküp almak boynumuzun borcudur.
Çünkü bir ülkenin çocukları çalışmak zorunda kalıyorsa, orada yarınlar çoktan karanlığa gömülmüş demektir. Lütfen çocukların sessiz çığlığını duyalım!...


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.