Ekonomiyi sadece rakamlardan, manşetlere düşen yüzdelerden ya da açıklanan enflasyon verilerinden ibaret sananlar büyük bir yanılgı içinde.
Gerçek ekonomi, sokaktaki insanın günlük tercihlerinde, tezgâhın başındaki iç çekişinde ve akşam saatlerinde dolup taşan kafe masalarında saklı.
Bugün Türkiye, dünyada gıda enflasyonunun en yüksek olduğu ülkeler arasında ne yazık ki ilk üçte. Mesele sadece "pazarda ürün olup olmaması" meselesi değil; tezgâhta bolluk olsa ne çare, eğer o tezgâhın önünde duran vatandaşın alım gücü yoksa...
Motorine gelen zammın kamyoncuların çalışma performansını ne kadar çok etkilediğini biliyoruz. Üstelik bu zamlar, doğrudan tüketicinin cebine yansıyacak diye hayıflanıp söyleniyoruz. Fakat gelin görün ki; gıda fiyatlarındaki bu yangının en büyük ama en az konuşulan körükleyicisi ise lojistik.
Motorin zamları sadece araç depolarını değil, tarladan sofraya uzanan tüm zinciri vuruyor. Son üç yılda sadece nakliye maliyetlerinin iki katından fazla artması, Antalya'da toplanan bir domatesin İstanbul ya da Ankara'daki ya da Konya'daki pazar tezgahına gelene kadar adeta bir altın değerine ulaşmasına neden oluyor.
Çiftçi kazanamıyor, nakliyeci kurtarmıyor, pazarcı satamıyor, vatandaş ise alamıyor. Sonunda dar gelirli için pazar alışverişi bile bir lüks haline geliyor.
Peki, sokakta durum böyleyken şehirlerin her köşesinde mantar gibi türeyen, adım atacak yer bulunmayan kafeleri nasıl okumak gerekiyor?
Aşırı basitleştirilmiş "Herkesin parası var ki kafeler dolu" yorumu, sosyolojik bir körlükten başka bir şey değil. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bir "refah göstergesi" değil, tam anlamıyla bir "kafe ekonomisi" krizidir.
Orta gelir grubu artık başını sokacağı bir ev alma hayali kuramıyor. Bir araba almak için para biriktirmek, tatile gitmek ya da geleceğe dönük uzun vadeli bir yatırım yapmak imkânsız hale geldi.
Geleceğe dair büyük yatırımlardan ümidini kesen insanımız, günün sonunda küçük harcamalarla psikolojik bir nefes alanı yaratmaya çalışıyor. 100-200 liraya alınan bir kahve ya da çay, aslında bir lüks tüketim değil; günü kurtarma, sosyalleşme ve içinde bulunulan ekonomik baskıdan birkaç saatliğine kaçış çabasıdır. Bir nevi "küçük mutluluklar" satın alma telafisidir.
Dar gelirli ise zaten bu kafelerin kapısının önünden bile geçemiyor; onun mücadelesi pazarın son saatlerinde dökülenleri toplamak ya da filesini yarım doldurabilmek.
Kentin ışıklı caddelerinde art arda açılan kafeler bir zenginlik illüzyonu yaratabilir. Ancak gerçeğin çıplak yüzü pazar tezgahlarında, benzin istasyonlarındaki tabelalarda ve her geçen gün eriyen alım gücünde duruyor.
Bizi asıl düşündürmesi gereken şey, insanların neden büyük hayallerden vazgeçip bir bardak çayın gölgesine sığınmak zorunda kaldığıdır.