Konut Krizi Nereye Kadar?
Son birkaç yıldır Türkiye’de sokaktaki vatandaşın dilinden düşmeyen, masadaki her sohbete bir yerinden sızan ortak bir derdimiz var. Başını sokacak güvenli bir yuva bulabilmek.
Eskiden orta sınıf bir çalışanın makul bir birikim ve birkaç yıllık borçlanmayla erişebildiği o sıcak yuva hayali, şimdilerde adeta lüks bir ütopya haline geldi.
Bir tarafta hane halkı gelirinin katbekat üstünde seyreden astronomik satış rakamları, diğer tarafta ise her ay cüzdanları boşaltan, ödenmesi neredeyse imkânsız hale gelen fahiş kiralar...
Peki, ekonominin en temel direği olan barınma hakkını bir çıkmaza sürükleyen bu "şişirilmiş balon" daha ne kadar şişecek? Bu yolun sonu nereye çıkıyor?
Piyasadaki bu tıkanıklığı anlamak için önce fotoğrafın geneline bakmak gerekiyor. Konut fiyatlarındaki aşırı yükselişin arkasında elbette sadece tek bir neden yok. İnşaat Maliyetleri…Çimento, demir, işçilik ve arsa maliyetleri enflasyonist ortamda her geçen gün katlanarak arttı.
Maliyetler bu kadar yüksek ve belirsizken müteahhitler yeni projelere başlamakta temkinli davrandı; bu da piyasadaki konut arzını ciddi şekilde sınırladı. Parasının değerini korumak isteyenlerin gayrimenkule hücum etmesi, fiyatları organik talebin çok ötesine taşıdı.
Ancak madalyonun diğer yüzünde asıl can acıtan gerçek duruyor: Alım gücü.
Enflasyon karşısında eriyen ücretler, vatandaşın tasarruf yapma imkânını sıfırladı. Eskiden "bir evim olsun" diyen memur, işçi veya esnaf, bugün yüksek kredi faizleri ve bankaların kredi musluklarını kısması nedeniyle bankanın kapısından dahi geçemiyor. Finansmana erişimin bu denli zor olduğu bir ortamda, konut almak sadece "nakit zenginlerinin" kendi arasında paslaştığı bir yatırım aracına dönüştü.
Peki, bu şişkinlik nereye kadar gidecek? Piyasa verilerini incelediğimizde dikkat çekici bir yol ayrımına girdiğimizi görüyoruz.
Son dönemde açıklanan Merkez Bankası verilerine göre, konut fiyat endeksi nominal (yani etiket fiyatı) olarak yükselmeye devam etse de, reel olarak (enflasyondan arındırıldığında) gerileme gösteriyor.
Yani evlerin fiyatı artıyor ama bu artış hızı enflasyonun gerisinde kalıyor. Bu durum, piyasada köpüğün yavaş yavaş alınmaya başladığının ilk işareti. Ancak bu durum vatandaşa doğrudan bir nefes aldırmaya yetmiyor. Çünkü reel olarak yaşanan %5-6'lık düşüşler, geçmiş yıllardaki %300'lük, %500'lük astronomik artışların yanında devede kulak kalıyor.
Satıcılar "nasılsa değerlidir" diyerek ütopik rakamlarda direnmeye devam ederken, alıcı cephesinde derin bir sessizlik hâkim. Sonuç: Kilitlenmiş bir gayrimenkul piyasası.
öte yandan kiralarda yaşanan kısır döngü de içinden çıkılamayacak boyutlara geldi. Neden bu kadar kira kıskacında kaldık derseniz de ev sahipleri vergi yükünden yorulmuş, yatırımının karşılığını alamamaktan şikâyet ediyor. Elbette ev satın alamayan vatandaşın tek sığınağı kiralık konutlar oldu fakat orada da durum iç açıcı değil. Satış piyasasındaki durgunluk, kiralık ev talebini doğrudan patlattı.
Ev sahipleri, evlerini satamadıkları ya da yüksek faiz getirisi yerine mülklerinden yüksek verim almak istedikleri için kiralarda sınırları zorluyor.
Kiracılar ise maaşlarının yarısından fazlasını, bazen tamamını barınmaya ayırmak zorunda kalıyor. Yasal sınırların, arabuluculuk sistemlerinin bile çözmekte zorlandığı toplumsal bir huzursuzluk dalgası her geçen gün büyüyor.
Barınma gibi temel bir ihtiyacın bu denli bir "hayatta kalma mücadelesine" dönüşmesi, sadece ekonomik değil, ciddi sosyal yaralar da açıyor.
Bu gidişatın sonsuza kadar bu hızla sürmesi mümkün değil. Piyasa er ya da geç kendi doğal sınırlarına ve ekonomik gerçekliğe boyun eğmek zorunda kalacaktır. Ancak bu sürecin toplumsal bir yıkıma yol açmadan atlatılabilmesi için acil ve yapısal adımlara ihtiyaç var.
Sosyal konut projelerinin artırılması sadece alt gelir grubu için değil, orta direğin de erişebileceği, kar amacı gütmeyen, devlet destekli kitlesel konut projeleri hızla hayata geçirilmelidir.
Ev, sadece taştan ve betondan örülmüş bir duvar yığını değildir; ailenin, güvenin, geleceğe umutla bakabilmenin kalesidir. Bir ülkenin gençleri, çalışanları bir ömür boyu çalışsa dahi bir ev sahibi olamayacağına inanmaya başladıysa, orada sadece ekonomik bir kriz değil, bir "gelecek krizi" var demektir.
Piyasadaki o ütopik rakamların yönü, enflasyonist baskıların hafiflemesi ve rasyonel ekonomi politikalarının kararlılıkla sürdürülmesiyle elbet kırılacaktır. Ancak asıl önemli olan, fiyatların düşmesinden ziyade, vatandaşın alım gücünün yeniden insan onuruna yaraşır bir seviyeye çıkarılmasıdır. Aksi takdirde, camdan hayallerimiz betondan duvarların altında ezilmeye devam edecektir.