Yeniden Refah Partisi (YRP) Konya İl Başkanlığı bugün Konya’da genel gündemin değerlendirildiği bir basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısına Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Doğan Aydal, Yeniden Refah Partisi Konya Milletvekili Ali Yüksel, Yeniden Refah Partisi Konya İl Başkanı Hasan Yel, il yönetimi, ilçe başkanları ve partililer katıldı.
Basın toplantısında konuşan Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Doğan Aydal, Türkiye’de tarım ve hayvancılığın geldiği noktaya ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Mevcut politikaların sürdürülebilir olmadığını vurgulayan Aydal, hem uluslararası sistemin etkilerini hem de iç politikaların sonuçlarını detaylı biçimde anlattı. Aydal’ın açıklamaları, yalnızca eleştiri değil, aynı zamanda kapsamlı bir dönüşüm önerisi içermesi bakımından dikkat çekti.
“Bu Sistem Değişmeden Tarım Düzelmez”
Konuşmasının başında Türkiye’de tarımın içinde bulunduğu durumu “yapısal bir kriz” olarak tanımlayan Aydal, çözümün ancak köklü değişimle mümkün olacağını ifade etti. Aydal’a göre Türkiye, küresel sistem içerisinde üretici kimliğini kaybetti. Dünya Ticaret Örgütü sürecine değinen Aydal, Türkiye’nin bu anlaşmalarla birlikte üretimden uzaklaştığını savundu.
“Bu anlaşmalarla Türkiye tarım üreticisi olmayacağını imzaladı. Dışarıdan satın alacağız, biz bunu işleyip satacağızı imzaladık.” İfadelerini kullanan Aydal, Türkiye’nin hangi alanlarda dışa bağımlı hale geldiğini şu sözlerle anlattı:
“Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar çok tarım var yaşayan, Türkiye neyi imzalamış olabilir? Dışarıdan ne alacağız? Buğday alacağız, arpa alacağız, hatta saman alacağız. Dışarıdan gübre alacağız, ilaç alacağız ve tohum alacağız. Yani üretimin en temel unsurlarını dışarıya bağladık.”
Aydal, bu durumun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir bağımlılık yarattığını vurguladı.
“Yeniden Refah iktidara gelip de bu anlaşmaları değiştirmeden Türkiye’deki tarım düzelemez” diyen Aydal, “Bakın çok iddiayla bir cümle söylüyorum. Bu anlaşmalar yenilenmeden hangi parti iktidara gelirse gelsin tarımı düzeltemez. Tarım çok büyük bir kurgu ile bu noktaya geldi. Konuya bir bütün olarak bakmazsanız her şey havada kalır.” dedi. Tarımın bugünkü halinin tesadüfi olmadığını vurgulayan Aydal, değişimin milli üretimden geçtiğinin altını çizdi.
“Toprak Bizim Ama Üretim Bizim Değil”
Basın toplantısında sahadan örnekler de veren Aydal, Türkiye’de bazı tarım alanlarının fiilen yabancı kontrolüne geçtiğini öne sürdü.
“Toprak benim ama üretimini de dışarıya veriyorum. Ne karşılığında? Kölelik karşılığında” sözleriyle bu durumu sert ifadelerle eleştiren Aydal, bu tabloyu somut bir örnek üzerinden şöyle anlattı:
“Türkiye’deki kirazları topluyorlar. Toplama zamanında köylüleri çağırıyorlar, bir haftada hepsini toplatıyorlar. Kamyonlara yüklüyorlar, alıp götürüyorlar. Halka üç beş kuruş veriliyor toplama karşılığında. Ama ürün gidiyor, para gidiyor. O zaman toprak benim değil, üretimini de dışarıya
veriyorum. Vatandaş üç kuruş aldı diye mutlu oluyor ama aslında sistem tamamen başkasının kontrolünde.”
Bu sistemde çiftçinin kısa vadeli kazançlarla uzun vadede kaybettiğini belirten Aydal, tarımın milli bir politika haline getirilmesi gerektiğini ifade etti.
Hayvancılıkta Gerileme: Yerli Irklar Yok Oluyor
Aydal’ın üzerinde durduğu bir diğer başlık ise hayvancılık oldu. Türkiye’nin yerli hayvan varlığında ciddi düşüş yaşandığını belirten Aydal, şunları söyledi:
“Özellikle tarım ve hayvancılığı birlikte ele almak istiyorum. Çünkü hayvancılığın neden bu kadar zor bir noktaya geldiğini ancak böyle anlatabiliriz. Konya özelinde çok önemli sorunlar var.
1980 yılına gidelim. Türkiye’de yaklaşık 16 milyon büyükbaş, 64 milyon küçükbaş hayvan vardı. Bu rakamlara dikkat edin. Bu sayıların büyük kısmı Anadolu coğrafyasına uyum sağlamış yerli ırklardan oluşuyordu: Doğu Anadolu’nun kırmızısı, Güneydoğu’nun yerli türleri, Karadeniz ve Trakya’nın kendine has hayvan yapıları…
Peki, bugün durum ne? Büyükbaş hayvan sayısı yaklaşık 16 milyondan 13 milyona geriledi. Daha da önemlisi, bu coğrafyaya uyumlu yerli ırkları neredeyse yok ettik.
Bir gün bir arkadaş dedi ki: “Hocam, Türkiye’de hayvan çok fazla.” Dedim ki: “Ben Türkiye’de hayvan yok demiyorum. İstediğiniz kadar hayvan var. Ama bizim derdimiz sayı değil; bu coğrafyaya uyumlu, yerli ırkların yok olması.”
Ne yaptık biz? Gittik Hollanda’dan, Amerika’dan Holstein, Simental, Jersey gibi yüksek verimli ırkları getirdik. Evet, bu hayvanlar çok süt veriyor. Günlük ortalama 40-45 litre süt verebiliyorlar.
Hollanda’ya gittiğimde gördüm: yemyeşil meralarda otlayan hayvanlar, modern tesisler, hatta ahırlarda sakinleştirici müzikler… Bu şartlarda 45 litre süt almak mümkün.
Ama biz ne yaptık? O hayvanları alıp Anadolu’nun zor şartlarına getirdik. Bu coğrafyanın iklimine, yemine, bakım koşullarına uygun olmayan hayvanlardan aynı verimi bekledik.
TÜİK verilerine bakalım: Yerli ırklarımızın ortalama süt verimi günlük yaklaşık 3,8 litre. İthal ettiğimiz hayvanlarda bu ortalama 10,7 litre civarında. Arada fark var, doğru. Ama bu farkın ciddi bir maliyeti de var.
Çünkü o yüksek verimli hayvan diyor ki: “Daha fazla yem, daha fazla bakım, daha fazla ilaç istiyorum.” Sonuçta o farkın büyük bölümü zaten bu giderlere gidiyor.
Bugün resmi verilere göre Türkiye’de yaklaşık 17,7 milyon büyükbaş hayvan var. Ama sahadaki gerçeklik farklı. Ya verim düşük, ya bakım yetersiz, ya da sistem doğru işlemiyor.
Özetle mesele sadece hayvan sayısı değil; doğru hayvan, doğru coğrafya ve doğru üretim modeli meselesidir.”
Yurt dışından ithal edilen hayvanların beklenen verimi sağlamadığını belirten Aydal, bu politikaların maliyetleri artırdığını ifade etti. Aydal’a göre ithalata dayalı hayvancılık modeli üreticiyi daha da zor duruma sokuyor.
Konya’nın su sorununa çözüm önerisi
Konya özelinde değerlendirmelerde bulunan Aydal, bölgenin en büyük sorunlarından birinin su yönetimi olduğunu söyledi. Yeraltı sularının kontrolsüz kullanımı nedeniyle ciddi riskler oluştuğunu
belirtti. Konya Ovasındaki su soruna yönelik bir proje geliştirdiklerini de anlatan Aydan, şunları söyledi:
“Proje şu şekilde: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz en fazla yağış alan yerlerdir. Bu bölgelerdeki dağlara yağan kar, bazı yıllar o kadar fazla olur ki barajlarımız bu suyu tutmakta zorlanır. Bu durumda baraj kapaklarını açmak zorunda kalırız.
Uluslararası taahhütler gereği, Fırat ve Dicle nehirlerinden sınırdan itibaren saniyede 350 metreküp su bırakmamız gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın Beşar Esad ile ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde bu miktar zaman zaman 500 metreküpe kadar çıkarılmıştır. Bu tür uygulamalar devletler arasında dostane ilişkiler çerçevesinde yapılabilir.
Ancak asıl sorun şu: Yoğun kar yağışının olduğu dönemlerde barajların zarar görmemesi için saniyede 700–800 metreküp suyu bırakmak zorunda kalıyoruz. Bu durumda büyük miktarda su boşa akıp gidiyor. Bizim önerimiz, bu suyun nasıl değerlendirileceğini planlamak.
Projeye göre, barajlardaki fazla su boru hatlarıyla Kayseri’deki Yamula Barajı’na aktarılacak. Bu aktarım sırasında eğimli arazilerden faydalanarak elektrik üretimi yapılacak. Aynı şekilde, Yamula Barajı’na ulaşırken de enerji elde edilecek.
Daha sonra bu su, yine boru hatlarıyla Ankara yakınlarındaki Hirfanlı Barajı’na taşınacak ve burada da elektrik üretimi sağlanacak. Hirfanlı’dan ise su Konya Ovası’na yönlendirilecek ve tarımsal sulamada kullanılacak.
Burada özellikle damla sulama sistemi uygulanacak. Çünkü en büyük hatalardan biri vahşi sulamadır. Salma sulama, püskürtme gibi yöntemlerde suyun büyük kısmı buharlaşır ve toprağın besin değerleri aşağıya taşınır. Damla sulama ise suyun doğrudan bitkiye ulaşmasını sağlar ve verimi artırır.
Konya’nın önemli bir sorunu da Tuz Gölü’dür. Yapılan incelemelerde bölgede yaklaşık 16.000 dalgıç pompa olduğu tespit edilmiştir. Bu pompalar sürekli yeraltı suyunu çektiği için su seviyesi düşmektedir. Yeraltı su seviyesi düştüğünde Tuz Gölü’nün tuzlu suyu, tatlı suyla karışarak toprağı tuzlandırır ve gölün alanı küçülür.
Ayrıca suyun çekilmesiyle birlikte karstik yapılar oluşur ve obruklar meydana gelir. Bu durum Konya’da sıkça görülmektedir. Bunun önüne geçmenin yolu, doğru sulama sistemine geçmektir.”
“Tarımın en önemli sorunu olan gübre sorununu da çözeceğiz”
Tarımın su ile birlikte en önemli sorunlarından biri olan gübre sorunu da iktidara geldiklerinde çözeceklerini ifade eden Aydal, konuşmasında “Su sorununu çözdükten sonra sırada gübre meselesi var. Bu konuda da iki farklı teknik geliştirdik. Ekibimizde yer alan Prof. Abdullah Çoban, düşük kaliteli linyitten (leonardit) sıvı gübre üretmeyi başardı. Yapılan denemelerde, bu gübre kullanılan arazilerde verimin ciddi şekilde arttığı görüldü.
Bu sıvı gübre Türkiye’nin farklı bölgelerinde denendi ve oldukça başarılı sonuçlar elde edildi. Şu anda elimizde yerli ve etkili bir gübre çözümü bulunmaktadır. Böylece Türkiye’nin her yıl dışarıdan aldığı 2–3 milyon ton gübreye olan ihtiyacı azaltılabilir.
Azot gübresi konusunda da çözümümüz var. Dünyadaki uygulamalara bakıldığında en etkili azot kaynaklarından birinin organik atıklar olduğu görülmektedir. Biz de kanalizasyon sistemlerini kompost tesislerine dönüştürmeyi planlıyoruz.
Bu tesislerde önce sıvı ve katı atıklar ayrıştırılacak, ardından kalan organik materyal işlenerek yüksek kaliteli gübreye dönüştürülecek. Tarihte Avrupa’da da benzer yöntemler kullanılmıştır. Biz ise bunu modern ve hijyenik bir sistemle uygulayacağız.
Sonuç olarak; su yönetimi, doğru sulama teknikleri ve yerli gübre üretimi ile tarımda büyük bir dönüşüm sağlanabilir. Türkiye her yıl milyonlarca ton gübre alıyor dışarıdan. Ama bizim kendi imkânlarımız var. Yerli gübre üretimiyle bu sorunu çözebiliriz. İktidara geldiğimiz gün gübre problemi olmayacak.” ifadelerini kullandı.
“İşçilerin hakları verilmeli”
Bir gazetecinin Ankara’da eylem yapan maden işçileriyle ilgili sorusunu da yanıtlayan Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Doğan Aydal, sorunun maden kanunundan kaynaklandığını belirtti. Mevcut iktidarın oluşturduğu yasayla maden sahalarının şirketlere geniş haklarla verildiğini savunan Aydal, bu şirketlere aşırı imtiyaz tanındığını ifade etti.
Madencilikle uğraşan şirketlerin birçoğunun personelin maaşını bile ödemekte zorlandığını belirten Aydal, asıl olanın insanı yaşatmak olduğunu vurguladı. Aydal, insanı yaşatmayan bir sistemin devleti de yaşatamayacağını ifade ederek işçilerin haklarının bir an önce verilmesi gerektiğini söyledi.